Ahmet Yaşaroğlu yazdı: “Birbirlerini iyi tanıyorlar”

Geçtiğimiz birkaç günde ülke gündeminin baş konusu Kıbrıs’tı.  Erdoğan yanında kalabalık bir heyetle Kıbrıs’a gitti ve orada indirime uğratılmış “müjdesini” açıkladı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin artık başkanlık sistemine geçtiği açıklanamamıştı ama, fiilen başkanlık sistemine geçmesinin simgesi olarak KKTC Genel Valisinin oturacağı bir başkanlık külliyesi -elbette kendisininkinden küçük olmak zorunda- yapılacaktı. Gerçi külliyeden sonra parlamento binasına pek gerek kalmıyordu ama olsun oraya bir de yeni parlamento binası yapılacaktı. Bu arada müjdeler arasına Kıbrıs sorununun “çözümünü” de ekleyiverdi. Adada iki devlet olacaktı ve istiyorlarsa aralarında görüşebileceklerdi. Bu müjdeler arasına amorti niteliğinde bir de millet bahçesi katılıverdi. Başkanlık sarayı, parlamento binası gibi simgeler farklı koşullarda bağımsız bir devletin inşasını simgeleyebilir ama mevcut koşullarda Türkiye’ye bağlı genel valiliği simgeliyor. KKTC genel valiliği dememizin nedeni de bu.

Gerçi “müjdeler” çoktu ama hiç birisinin içinde Kıbrıs halkı yoktu. Halka düşen daha derin bölünmüşlük, karşılıklı düşmanlığın körüklenmesi, tüm birikmiş sorunlarının üzerine yeni sorunların eklenmesi, ellerinde az da olsa bulunan özgürlüklerinin alınmasına yönelik adımlar oldu. Oysa Kıbrıs sorununun çözümü adadaki iki halkın kendi gericileri ile hesaplaşmasından, birlikte ortak bir çözüme ulaşmalarından geçiyor. Ama ne Türk gericiliği, ne de Yunan gericiliği ada halkının rahat bir nefes almasına imkan tanımıyor. Sorunun içine AB, ABD, İngiltere vb. dahil olunca sorun daha da çetrefilleşiyor, Gordion Düğümü bunun yanında ayakkabı bağı gibi kalıyor.

Örneğin Erdoğan sorunun çözümünü neredeyse ortadan kaldıran AB’ye seslenirken şunları sıralıyor: “Hep yalan. Bunlarda demokratlık yok. Avrupa Birliği mali, idari noktada Kuzey Kıbrıs’a desteklerini verecekti, Verdi mi? Hayır vermedi? Niye? Bunların hayatı yalan üzerine kurulu. Dürüst değiller.” Bunları söyleyenin yalan söylemeyen, demokratlıkta tutarlılığa sahip, dürüstlük konusunda kendisine toz kondurulmayan bir kişi olduğunu varsaymak gerekiyor, değil mi? Böyle olamadığını artık tüm ülke de dünya da öğrendi.

Erdoğan’ın, AB temsilcilerinin, diğer büyük devlet yetkililerinin soruna ve birbirlerine karşı yaptıkları iki yüzlü, içtenlikten yoksun açıklamalara bakılınca birbirlerini iyi tanıdıkları ve karşılıklı olarak birbirlerine karşı zaman zaman doğru şeyler söylediklerini görebiliriz. Ama karşılıklı olarak birbirlerine söylediklerinin onda birini kendilerine uygulasalar, bölge ve Kıbrıs halkı daha az sorunla karşı karşıya kalacak. Söylemek bir yana susup konuşmasalar sorun belki de karşılıklı haklar ve bunlara saygı, birlikte yaşam temelinde olumlu bir sonuca varacak. Ama hayır! Sadece Türk ve Yunan gericileri değil, dünyanın belli başlı emperyalist güçleri de soruna el atmış durumda ve bu da artık Kıbrıs sorununun çözümünün mahşere kalması ile eş değer.

Erdoğan’ın Kıbrıs gezisi aynı zamanda dış politika ile iç politikanın nasıl iç içe girdiğinin açık bir göstergesi oldu. Erdoğan yanına resmi yedek stepnesini almakla yetinmedi, olası yeni ortağını da bavul gibi yanında götürdü. Bunun anlamı kendi dayanaklarını çoğaltmaya çalışmak, muhalefeti de bölünmeye götürmek anlamına geliyordu. Ama sorun şu ki, kendisi de, resmi stepnesi de, kendisine göz kırpan, ona yaklaştığında erimeye başlayan tüm “dostları” da güçsüzleşme hastalığına yakalanmış durumda. Eskiden iktidara yaklaşan güç toplardı. Şimdi ise iktidara uzak olmak güç toplamanın olmazsa olmazı sayılıyor. Muhalif herhangi bir lider için “O iktidarla ittifaka gitse, kitlesi arkasından gitmez” değerlendirmeleri bu nedenle boşuna yapılmıyor. Yani tüm baskıcı, zorba uygulamalarına karşın iktidar onu elinde tutanı yakıyor, ufalıyor, güçsüzleştiriyor.

Bunun nedenini ise artık başta iktidarın kendisi olmak üzere tüm politik mihraklar, halkın geniş kesimleri yaşadıklarından dolayı biliyor ve anlıyor. Yaygınlaşan yoksulluk, işsizlik, her geçen gün halkı daha fazla ezen hayat pahalılığı, yükselen enflasyon, olağan koşullarda her birisi hükümet götürecek yolsuzluklar, siyasi skandallar ve tüm bunlara karşın halka en küçük bir umut veremeyen, onun yaşamına en küçük olumlu katkıyı yapamayacak olan bir iktidar. Burada demagojiler, yalanlar değil gerçekler konuşuyor. Sahneyi gerçekler doldurduğunda ise sorunların çözümü gelip işçi ve emekçi halk kitlelerinin mücadelesine dayanıyor. Bu mücadelenin daha fazla görünür olduğu günlere doğru ilerliyoruz.