TÜRKİYELİLER KIBRIS’IN MI, BİZ Mİ TÜRKİYE’NİN VATANDAŞIYIZ?

Bir yaz daha geçip gitti…
Biz mi kattık rüzgarı önümüze, yoksa rüzgar mı önüne katıp bizi sürükledi?
Bu geminin kaptanı yok…
Başıboş yol alıyor…
Hangi karaya çıkarırsa bizi, oraya çıkacağız…
Çocukluğumuzda mutlu olmak gibi kaygılarımız yoktu…
Sonradan nüksetti…
Çocukluğumuz bir gün öleceğimizi anladığımız gün bitti…
Herşeye rağmen mutlusun ama, seviniyorsun, ne güzel dostlar biriktirdim diyorsun…
Çok da acılar biriktirdik…
Geceyarısı bir Eylül serinliğinde, evin bir köşesindeki koltukta dalıp giderken vurur alnına gölgeleri yitirdiklerinin…
Eski bir şarkıyı hatırlayarak baktım dağlara…
Dağlar da olmasa ne yapardım…
Sever miydim seni bu kadar?
Bir tek ağaçtan başka bir şeyi olmayan çıplak ovalarını bile seviyorum…
İster laleler ve papatyalarla donansın…
İster sarı dikenlerle…
Ben buralıyım…
Ama bunu bir gurur vesilesi yapmam…
Mangal yakın…
Şeftali yapın…
Uzo için…
“Akşam ben uyumadım”ı çağırın…
Yaseminlerden bilezik, turunçlardan macun yapın…
Sandalyeye oturmayın, sekilere oturun…
Siz Kıbrıslısınız…
Kıbrıslı olduğunuz için övünmeyin, bırakın övünürse Kıbrıs övünsün sizinle…
Yurdunuzun sizinle övünebileceği şeyler yapın…
Ağaç dikin mesela…
Yerlere çöp atmayın…
Türkseniz Rumca öğrenin, Rumsanız Türkçe öğrenin…
Kolunuza dövme yaptırsanız bile bayrak dövmesi yaptırmayın…
Ağacın gövdesinde bir okla delik deşik bir kalp…
Ne güzel…
Kendinizle ilgili hakikati söylemek için ille de maske takmayın…
***
Ve işte tam da ben bunları yazarken, bir mesaj düşüyor önüme sevgili dostum Cengiz Erdem’den…
Aynı anda ayrı mekanlarda aynı şeyleri mi düşündük acaba?
Şöyle diyor:
“Dünyamıza ve tüm insanlığa mal olacak hiçbir değer üretmiyor oluşumuz ne kötü… Hakikaten de medeniyetten uzak, insanlıktan nasibini almamış yok olmaya mahkum bir toplum muyuz yoksa?”
Hele dur bakalım Cengiz…
Önce seni ben bu dışarıdan çıkarayım…
Yeni vatandaş yazıldığı için çok mutlu olan ve bir meyhanede şimdi bunu kutlayan birkaç vatandaş göstereyim sana…
Sonra git…
Kolundaki saati Suudi saatine ayarlamış bir vatandaşla konuş…
“Mutlu musun kardeşim?” diye sor ona…
Posta kaldırımında seyyar arabacığı ile konaklayan Hakan ustaya sor…
Usta yazları sulu muhallebi, kışları da nefis salep yapar…
Simit helvasını bulamazsın kimsede ondan başka…
Sen tüm insanlığa mal olacak bir değer mi üretmemizi istiyorsun?
Aha bulgur köftesi…
Aha nor, hellim, kıyma böreği…
Esmer, nefis köy ekmeği…
Aha ceviz macunu…
Ve kolokas ve bullez ve molohiya…
Daha ne istersin…
Yetmez mi?
***
Dostoyevski’nin o sözüne takılıyorum bugünlerde yine…
“Yokluğu fark edilmeyen kimsenin varlığına da gerek yoktur”…
Buna takılacak ne var sanki şimdi…
Aramızdan göçüp giden ve yokluğunu hissettiğimiz kaç politikacımız var?
Ama ben Fikret Demirağ’ın, Ziya Ormancıoğlu’nun, Bener Hakeri’nin, Filiz Naldöven’in, Ulus Baker’in, Kaya Çanca’nın, Süleyman Uluçamgil’in ve Adnan Bozkırlı’nın yokluğunu hep hissettim…
Kemal Tunç’un, Ali Atakan’ın, Ayhan Menteş’in…
Arif Hoca’nın yokluğunu da çok hissettim, Cahit Usta’nın da…
Ve diğerleri ile birlikte en son Yalçın’ın…
Eylül de çekip gidiyor işte…
Bir yaz daha geçti…
Bir durgun deniz daha…
Bahar yine gelecek…
Medoş laleleri, orkideler…
Hepsi de yurttaşımız…
Sen ne dersen de…
Kaç vatandaş yazdık hesapla…
Kim neyin vatandaşı?
Türkiyeliler Kıbrıs’ın mı, biz mi Türkiye’nin vatandaşı?
Unutma!
Bir gün biz değil, onlar yapacak bu hesabı…

Şener LEVENT
AÇI / 30 Eylül 2017