SARAMA’NIN KAYIP ÖYKÜSÜ

1974 savaşı yaşandıktan yaklaşık bir yıl sonra Viyana Görüşmeleri yapılır.
Adanın fiilen bölünmesi için son rötuş çalışmaları da tamamlanır böylece.
Akabinde yapılan nüfus mübadeleleri ile Ada’nın Kuzeyi Türk, güneyi ise Rum nüfuslu hale getirilir.
Nüfus mübadelesindeki en son kafile Baf’ın Sarama köyüydü.
Mahmut Ömer 1974 öncesi Sarama İlkokulu’nun tek öğretmeniydi.
Eşi Melihat ve 3 çocuğu Neşe, Nejla, Salih’le huzurlu bir hayatı vardı bu güzel köyde.
“Köyüne, ailesine düşkün, çalışkan bir adamdı babam. Onu çok erken kaybettik. Köyüne hasret öldü.” diyor kızı Neşe…
Ve yaşadıkları trajediyi anlatmaya başlıyor.
“Sarama’dan yani köyümüzden 5.Ekim 1975’ te s ayrıldık. Bizim köyümüz nüfus mübadelesindeki son köydü. Herkes köydeki meydana toplanmış, BM askerleri gözetiminde otobüslere bindiriliyordu. Kadınlar ağlıyor, erkekler içlerindeki sızıyı belli etmemeye çalışıyorlardı.
Babacığım bize sarılıp;
-Bakın be çocuklar köyünüze, evinize iyi bakın da belki de bir daha hiç göremeyeceksiniz, demişti.
Ne kadar haklıymış!”
Melihat teyze yaşadıklarını dün gibi hatırlıyor;
“Savaş sonrasıydı ve yollar kapalıydı. Sarama’nın çevresinde Simu, Fidi, Lasa gibi Rum köylerdeki Rumlar, bize çok yardımcı olmuştu. Stamadi adındaki yaşlı Rum, eşeği ile haftada 2-3 kez köye gelir Türklerin sebze, meyve, yumurta, hellim, zeytinini satın alıp karşılığını deterjan, sabun, baklagil olarak öderdi. Bir yıldan uzun bir süre böyle yaşamıştık.”
Neşe, civardaki Rum köylülerle ilişkilerinde bir sorun olmadığını söyleyip devam ediyor;
“Gitmeyin! Evinizi köyünüzü bırakmayın, her şey düzelecek, biz sizi koruruz!” demişti Rum köylüler Yaşlı Stamadi dedeme sarılıp; -Ben şimdi kiminle zivaniya içecem Salihimu? diye ağlamıştı.
Ama biz, taştan yapılama evlerimizi, bağları, limon, portakal kokularını, buz gibi akan deremizi, geniş bereketli bahçeleri geride bırakıp kaçtık oralardan. Tüm anılarımızı, annemin, babamın, benim, kardeşlerimin çocukluğunu Baf’ın o güzel köyüne gömdük. Sarama’dan bize sadece eski birkaç resim kaldı. Salih dedem; -Ben kimseye kötülük yapmadım niye köyümden ayrıldım? deyip durdu ölene kadar.
Doğrudur! Ne biz birisine ne de birisi bize bir kötülük yapmıştı.
Savaşın yaşandığı ilk günlerde bir kez Rum Milli muhafız Ordusu askerleri köye gelmiş ve TMT’nin bazı köylülere verdiği 5-10 piyade tüfeğini alıp gitmişlerdi.
Rum, Türk birlikte zeytini, üzümü toplar, normal yaşantımıza devam ediyorduk.
Ama gece olunca korkardık, bütün köylüler tarlada sabahlardık. Sadece Salih dedem, evinin damındaki yatağında, yanında cep radyosuyla mışıl mışıl uyurdu.”
Kuzeye taşınan Sarama köylüleri birkaç ay Atatürk İlkokulu’nda konaklarlar. Daha sonra bir Rum Köyü olan Siskilip’e (Akçiçek) yerleştirilirler. Burası bir dağ köyüdür ve geldikleri coğrafyadan çok farklıdır.
Neşe; “ Kayıptık, yabancıydık buralarda. Tek avuntumuz tüm köylülerin bir arada olmasıydı” diyerek Siskilip’e ilk geldikleri günleri anlatıyor;
“Evlerin aralarında insan, hayvan ölüleri vardı. Bize verilen evin yanındaki evde yanık bir tekerlekli sandalye vardı. Civar köylüler, savaşta kaçamayan felçli bir Rum’un Türkler tarafından
yakıldığını anlatırdı. Doğru olup olmadığını bilmesek de biz çocukları korkutmaya yetiyordu.
Babam burayı çok yadırgamıştı, hep eski günlerimizi anlatırdı. Sarama’yı bir daha hiç göremeden 2000 yılında onu kaybettik. 2003 yılında kapılar açılınca köye gittik; bomboş, yıkık döküktü…”
Stamadi, Salih dede, Mahmut amca…
Üç güzel Kıbrıslı…
Sarama’nın kayıp öyküsünü keşke bir de onlardan dinleyebilseydim.
CANAN SÜMER
27.Nisan.2017
AFRİKA GAZETESİ