ÖPÜŞECEĞİZ BİR ASKERİN UTANGAÇ BAKIŞLARI ARASINDA

Aşk mevsimi değil, bu mevsimler elbette işgal ve istila mevsimleri…
Bu yağmur bir işgal yağmuru…
Bu güneş bir istila güneşi…
Ama bakın şair ne diyor:
“Ne güzel şey düşünmek seni, ölüm ve zafer haberleri içinden…”
“Yaşamak mümkün mü acaba sensiz” diye nağmeler dökülüyor bir şarkıdan…
Savaş bütün şiddetiyle devam ederken cepheden sevgiliye bir mektup:
Bekle beni geleceğim
Bütün gücünle bekle
Karlar tozarken bekle
Ortalık ağarırken
Kimseler beklemezken
Soluk sıkıntılarla ağırlaşan
Yağmurlar içinde
Tek bir haber bile çıkmasa
Uzaklardan
Saçına dağılsa bekleyişin
Yalnız sen olsan bile
Bekleyen beni
Bekle yine, bekle bekle beni…
Bekle beni geleceğim…
***
Sırası mı demeyin…
İlkbahar yaz sonbahar kış…
Mevsimi yoktur aşkın…
Değil mi ki sevgili dostum Kadri Gürsel, hapisane kapısından çıkar çıkmaz büyük bir aşkla sarıldı eşine…
Dudaklarından öptü onu…
Ve oradaki utangaç bir asker başını başka tarafa çevirerek mahcup, ama mutluluğu paylaşan bir gülümsemeyle objektife yakalandı…
Gördüğüm en güzel, en tatlı asker gülümsemesi bu…
İşte zincire vurulmuş bir ülkenin en güzel fotoğrafı…
Bu sahne bana “Kazablanka” filmindeki İngrid Bergman ile Humphrey Bogart’ı hatırlattı…
***
Dağlardaki mevzilerde, mazgal deliklerinde, yılanla koyun koyuna sabahlanan karanlık gecelerden sonra şehre izinli inen direnişçiler hasretle sevdiklerine koşarlardı…
Göz gez arpacık…
Ve aşk…
Bir şarjör dolusu aşk…
Yalnızlar Kuru Çeşme Sokağı’nda soluklanırlardı henüz eve gitmeden…
Bana gönderdiği Kırnı’da çekilmiş mücahit fotoğrafının arkasına Yunus’un bir şiirini yazmıştı arkadaşım:
Coştun yine deli gönül
Sular gibi çağlar mısın?
Aktın yine kanlı yaşım
Yollarımı bağlar mısın?

Dağlardan indi…
İner inmez o sokağa gitti o da…
Döndü dolandı orda…
Çok utangaç…
Yeni sabah olmuştu…
Kapısını süpüren kadın onun ne istediğini anladı…
-Ma ne be, sabah sabah rüyasını mı görün, dedi ona…
***
Savaş bütün şiddetiyle devam ederken, şarkılar dökülüyordu pancurlardan paldır küldür…
“Uzak kalırsan bana acele, selamlar gönder seher yeliyle”…
Ve Saray Otel’deki gecede komutanlarımız aşka gelip, “Söndürün ışıkları da her yer karanlığı söyleyeceğiz” derlerdi…
Kalbinde hiçbir insan sevgisi taşımadığına emin olduğumuz Naziler bile “Lili Marlen” şarkısını dinler, Bethoven’e vurulur ve Paris’teki Luvr Müzesi’nden kaçırdıkları sanat şaheserlerine gözü gibi bakarlardı…
Oysa onlar ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler, değil mi usta?
***
Anlamak için, Fikret’in dediği gibi bunca yaprağım döküldü, ama anladım…
Aslolan sevmektir…
Sevilip sevilmediğini bilmeden ve asla bunu sorgulamadan sevmek…
İşte bundan dolayı yanıldın sevgili Ataol…
Aşk her zaman iki kişilik değil…
Sevdiğiniz insanlar var bu dünyada…
Hiç haberleri yok bundan belki…
Varlığınızın bile farkında olmayabilirler hatta…
Zaten sizin için sizin varlığınız değil, onun varlığı önemli…
Aleksandr Kuprin’in işte bunu anlatan bir romanı var.
“Granit Bilezik”…
Okumadınızsa, okuyun mutlaka…
Çehov’u da okuyun…
“Şerçe Kuşu” hikayesini…
***
En güzel sevda şiirleri umutsuz aşkların ürünü…
Nazım’a sorun bunu da…
En güzel sevda şiirlerini müthiş bir tutkuyla, ama çok umutsuzca bağlandığı son eşi Vera Tulyakova için yazdı…
Ki “Saman Sarısı” o şiirin zirvesidir…
Ustanın beni en çok etkileyen şiiri…
***
Bilirim…
Aşk mevsimi değil bu mevsimler…
Bu rezil rüsva kepaze düzende “Bu ne sevgi ah” diye coşmak da bize mahsus ancak…
Bu yağmur bir işgal yağmuru…
Bu güneş bir istila güneşi…
Ama ölüm ve zafer haberleri içinden gelen bütün telgraflarda “Seni Seviyorum” yazıyor…
Açılacak bir gün hasretini çektiğimiz hayatın kapıları…
Öpüşeceğiz bir askerin utangaç bakışları arasında…

Yorum Yap