GECEYARISI NOTALARI

67 yaşına bastığını facebook’tan öğrendiğim sevgili dostuma ben de bir mesaj attım…
-Çok yaşa, 67 yolun yarısı eder, dedim…
-Gidilecek köyün minaresi görünmedi henüz demek, diye karşılık verdi…
Erken yaşlarda hayata veda eden bir şair, Cahit Sıtkı Tarancı yolun yarısını 35 olarak hesaplamıştı…
Aklından ölümü hiç çıkarmayan bir şairdi…
“35 Yaş” şiirinin bir bölümünde de şöyle diyordu:
“Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar…”
Sevgili bir dostumuzun ölümünden sonra derin bir yas içinde oturmuş konuşuyorduk…
Aramızda en yaşlı olanımız seksen yaşındaydı, ama hala çok dinç görünüyordu…
Saçları ağarmış, ama şişmanlamamıştı…
Şöyle dedi:
-Ölümü hiç düşünmem, korkmam da ölümden…
Diğer arkadaş,
-Ben korkarım, dedi…
Ben de,
-Ölümü hiç aklına getirmeyen kimse var mı, dedim…
Ölümden korkmadığını söyleyen dostumuz vasiyetini de açıkladı bize:
-Cami, imam istemem, dedi, yakılmak isterim…
Ölünce yakılmak isteyen ne de çok insan var buralarda…
Biz Arif Hoca’nın vasiyetini yerine getiremedik…
Yakamadık onu…
Ama camisiz, imamsız gömmeyi başardık…
Yakılmayı çok isterdi…
Hatta burada mümkün değilse, yurtdışında yakılsın ve külleri burada toprağa serpilsin…
***
Vakit geceyarısını çoktan geçmişti…
Ortalık karanlıktı hala…
Herkes uyuyor muydu bu saatte?
Aşkın otağı değil mi geceler?
Dipkarpaz’dan Baf’a uzanan bu toprakta şu saatte sevişenler azınlıkta mı, yoksa çoğunlukta mıydı?
Bir dost,
-Biz hep ezan okunurken seviştik, demişti…
Brahams’ı dinledim…
Çoktandır ellemediğim bir kitabı karıştırdım…
“Cezayir Savaşı” filmini izledim…
Nazi işgali altındaki Fransa’nın aynı anda Cezayir’i işgali altında tutmasını Albert Camus gibi bir yazarın nasıl desteklediğine şaştım… Hele Nobel’i aldıktan sonra kendisine bu sorulunca, “Çünkü benim annem Cezayir’de” demesine daha da çok şaştım…
***
Karanlık bir örtü gibi kapanıyordu şehrin üstüne…
Yatıp uyumak geçmiyordu içimden…
Hapisteki Selahattin Demirtaş’ı düşündüm…
Ahmet Şık’la gazetedeki buluşmamızı hatırladım…
Arayacağıma söz verip de hala aramadığım dostlarımı yarın aramaya karar verdim…
Geçmişin hayatımda artık çok az yeri olduğunu, hatıralara bile zaman ayırmak gerektiğini farkettim…
Hayatıma yön veren olayların pek çoğunun tesadüflere bağlı olarak geliştiğini yeniden keşfettim…
“En mutsuz zamanlarım para kazanmak içim çalıştığım zamanlardı” diyen Metin’e hak verdim ve bunu benim için de söylenmiş bir söz olarak kabul ettim…
Benim için söylenen yalanların artık eskisi gibi canımı yakmadığını, hatta bunlara kayıtsız kaldığımı anladım ve bu da şaşırtmadı beni…
Filmlerdeki vahşi işkence sahnelerine artık eskisi kadar rahat ve soğukkanlı bakamadığımı, duygusallığın iyice ağır bastığını görünce, onaltı yaşında mevzilerde sabaha dek nasıl tek başıma nöbet tuttuğum geldi aklıma ve o yaşlarda en değersiz şeyimizin canımız olduğunu söyleyen Nazım’a da hak verdim…
***
Bir deniz kenarında olmalıydım şu anda…
Ayaklarım suya değmeliydi…
Işıklarını yakmış bir gemi geçmeliydi uzaktan…
Ben de öyle bir gemideydim bir zaman…
Kocaman bir gemide…
Fırtınalı bir Karadeniz’de Varna’ya yaklaşıyorduk…
Nazım’ın uzaktan geçen vapurları usulcacık okşadığı limana…
Döndürmemiş rüzgar onu havada yaprağa…
O katmış rüzgarı önüne…
19 yaşında neyse, 60 yaşında da aynı Nazım…
***
Yüreğimde iki memleket taşıdım her zaman…
Biri uzaklardan, deniz ötesinden düşündüğüm; vapurlarda, trenlerde, uçaklarda tanımadığım kimselere hikayelerini anlattığım memleketim…
Diğeri de içinde yaşadığım memleketim…
Yurtdışında onu hep kalbimde hissettim…
Yurtta ise kalbimin dışında…
Uzaklardayken hep ona kavuşmak istedim…
Kucağındayken ise kaçmak istedim…
Geceyarısı…
Ağır bir yorgan gibi örtmüş işte karanlığı üstüne…
Bir çocuk gibi yapayalnız…
Ve morgtaki bir ölü gibi kıpırtısız…
Bağırsam uyanır mı dağlar?

Şener Levent
Afrika
12 Temmuz 2017